MARKİZ PASTANESİ: BİR PASTANEDEN ÇOK DAHA FAZLASI
Lebon’dan Markiz’e uzanan hikâye
İstiklal Caddesi’nin yalnızca bir yeme içme mekânı değil,
İstanbul’un kültürel hafızasının parçası olan adresleri
vardır. Markiz Pastanesi de bunların başında gelir. Bir
zamanlar edebiyatçıların, sanatçıların, gazetecilerin ve
İstanbul’un entelektüel çevresinin buluşma noktası olan
Markiz, bugün yeniden kapılarını açmaya hazırlanırken
yalnızca eski bir pastaneyi değil, Beyoğlu’nun kaybolmaya
yüz tutmuş zarafet anlayışını da geri getirmeyi hedefliyor.
Markiz’in hikâyesi aslında 19. yüzyılda başlar. Pastanenin
bulunduğu Şark Aynalı Pasajı, eski adıyla Passage
Oriental, 19. yüzyılın ortalarından itibaren Beyoğlu’nun
önemli ticaret ve buluşma noktalarından biri olmuştur.
Bugünkü Markiz mekânının geçmişinde ise Lebon Pastanesi
bulunur. 1940 yılında Avedis Ohanyan Çakır’ın eski
Lebon mekânını devralmasıyla yeni bir dönem başlar ve
pastaneye Markiz adı verilir. İsmin, dönemin ünlü Fransız
çikolata markası Marquise de Sévignéden esinlendiği
aktarılır. Böylece Markiz, kısa sürede yalnızca tatlılarıyla
değil, hizmet anlayışı, dekorasyonu ve seçkin atmosferiyle
de Beyoğlu’nun simge mekânlarından birine dönüşür.
Markiz’in ünü, dönemin kültür ve sanat dünyasıyla
kurduğu ilişki sayesinde daha da büyür. Edebiyatçıların,
ressamların, gazetecilerin ve akademisyenlerin uğrak
yeri olan pastane; Haldun Taner, Mina Urgan, Abidin Dino
gibi isimlerle birlikte anılır. Markiz, insanların yalnızca
bir şeyler yiyip içmek için değil, sohbet etmek, okumak,
yazmak ve birbirleriyle buluşmak için geldikleri bir şehir
mekânıdır.
Bir pastanenin mimari hafızası
Markiz’i özel kılan yalnızca müşterileri değildir. Mekânın
kendisi de başlı başına bir sanat eseridir. Pastanenin iç
dekorasyonunda Art Nouveau etkileri dikkat çeker. Özellikle
duvarlarda yer alan ve mevsimleri simgeleyen İlkbahar
ve Sonbahar panoları, Markiz’in en tanınmış görsel
unsurları arasındadır. Fayans panoların yanı sıra vitraylar,
lambri kaplamalar ve dekoratif ayrıntılar da mekânın
özgün karakterini oluşturur. Markiz’in geçmişteki servis
anlayışı da dönemin İstanbul’una dair önemli ipuçları
verir. Limoges ve Haviland porselenleri, Degusis kristalleri
ve Christofle gümüşleriyle yapılan servis, pastanenin
yalnızca lezzete değil, sofranın estetiğine de önem verdiğini
gösterir. Beyoğlu’nun kozmopolit ve Avrupai yaşam
kültürü, Markiz’in salonunda adeta sofraya taşınmıştır.
Markiz’in unutulmayan lezzetleri
Markiz’in mutfağı da mekânın kültürel kimliği kadar
önemlidir. Dönemin pastane kültürünün Fransız ve Levanten
etkilerini taşıyan menüsünde ekler, makaron, çikolatalar,
kestane şekeri, meyve şekerlemeleri ve likörlü
çikolatalar öne çıkıyordu. Naneli limonata ise geçmiş menünün
dikkat çeken içeceklerinden biriydi. Ancak Markiz
yalnızca tatlılarıyla sınırlı bir pastane değildi. Omlet, jambonlu
yumurta ve Niçoise gibi hafif yemekler de menüde
yer alıyordu. Bu yönüyle Markiz, günümüzün kafe ve restoran
kültürünü andıran biçimde günün farklı saatlerinde
müşterilerini ağırlayan bir şehir mekânıydı. Özellikle
çikolata ve şekerlemeler, Markiz’in kimliğinin ayrılmaz
bir parçasıydı. Avedis Çakır’ın çikolata ve şekerlemelerde
yüksek bir kalite standardı oluşturmayı hedeflediği ve
Markiz adının da bu seçkin Fransız çikolata kültürüyle
ilişkilendirildiği anlatılır.
Uzun bir sessizlik
Markiz’in altın çağı 1940’lar ile 1970’ler arasında yaşandı.
Ancak Beyoğlu’nun değişen ekonomik ve sosyal yapısı,
pasajın el değiştirmesi ve mekânın bulunduğu yapıyla ilgili
gelişmeler Markiz’in geleceğini de etkiledi. 1980 yılında
kapılarını kapatan pastane, yaklaşık 23 yıl boyunca kapalı
kaldı. Bu süre içinde Markiz’in içindeki özgün dekorasyonun
korunması için çeşitli girişimlerde bulunuldu; mekânın
kültürel ve mimari değeri sayesinde tamamen ortadan kaldırılmasının
önüne geçildi. Uzun bekleyişin ardından 2003
yılında restorasyon tamamlandı ve Markiz yeniden açıldı.
Üstelik amaç, geçmişteki dekorasyonu ve menü anlayışını
mümkün olduğunca koruyarak Markiz’i eski kimliğiyle yaşatmaktı.
Ancak yeni işletmeler ve değişen Beyoğlu kültürü,
mekânın geçmişteki atmosferini yeniden yakalamasını zorlaştırdı.
Sonunda Markiz bir kez daha kapandı.
Şimdi sıra yeniden doğuşta
Markiz’in hikâyesinde bugün yeni bir sayfa açılıyor. Pastane,
2023 yılında Tekin Esen ve Mehmet Erkul tarafından devralındı.
Narmanlı Han’ın restorasyonunda da rol alan ortaklar,
Markiz’i yalnızca ticari bir işletme olarak değil, tarihî ve kültürel
bir miras olarak yeniden yaşatmayı hedefliyor. Yeni
projede en önemli hedeflerden biri, Markiz’in geçmişteki
ruhunu günümüzün ticari anlayışı içinde kaybetmemek. Bu
nedenle arşiv araştırmaları yapılıyor; mekânın menüsünden
servis takımlarına, vitrin düzeninden çalışanların kıyafetlerine
kadar pek çok ayrıntının tarihî kimlikle uyumlu olması
planlanıyor. İlkbahar ve Sonbahar panoları gibi Markiz’i
Markiz yapan özgün unsurların da korunması hedefleniyor.
2025 yılında restorasyon öncesinde Markiz’in yeniden sanat
dünyasına açılması da bu yeni dönemin bir işareti oldu.
PILEVNELI işbirliğiyle gerçekleştirilen “Dehşetli Güzel” projesi,
uzun süredir kapalı olan mekânı yeniden kültür-sanat
gündemine taşıdı. Böylece Markiz, kapılarını tamamen açmadan
önce bile geçmişte olduğu gibi sanatla ve yaratıcı
üretimle buluşmaya başladı.
Bir pastane değil, bir İstanbul hatırası
Markiz’i özel yapan belki de tam olarak budur: Burada
geçmiş, yalnızca duvarlarda ve fayans panolarda yaşamaz.
Bir porselen tabakta, bir fincan kahvede, vitrindeki
çikolatada, saat başı çalan duvar saatinin sesinde ve aynı
masada buluşan insanların sohbetinde de yaşamıştır.
Markiz’in yeniden açılması bu nedenle yalnızca yeni bir
pastanenin hizmete girmesi anlamına gelmiyor. Beyoğlu’nun
bir dönemine ait yeme-içme kültürünün, sofra
zarafetinin, pastacılık geleneğinin ve edebiyatla iç içe
geçmiş şehir hayatının yeniden hatırlanması anlamına
geliyor. Bugün İstiklal Caddesi’nden geçenler, belki
de yıllardır kapalı duran o kapının yeniden açılmasını
bekliyor. Çünkü Markiz’in hikâyesi bize İstanbul’da bazı
mekânların yalnızca bir adres olmadığını gösteriyor.


